Yirmi Bir Dal

21.

Pastamda yirmi dal vardı, yirmi biri de ben yaktım.

Diledikleri mutlu yıllarda ben var mıyım? Belki de o yıllar sadece masallarda.

Uzun zamandır bu kadar canımı yakmadı güneş. Kalbimde binlerce kırık, gözümde yaşlarla veda ediyorum bu şehre ve bu şehirde tanıdığım o güzel her şeye. Sokaklara, insanlara, hayatıma verdiğim sözleri tutamamanın kırıklarını taşıyorum bavulumda. Yolculuk hiç başlayamadan bitiyor. Kaldıysa azıcık da olsa onlarda hatrım, bana yeter. Söylenecek çok şey var ama son hep aynı çıkmaz sokakta. Yaşadıklarımdan memnun, yaşayamayacaklarımdan mutsuzum. İki senemin geçtiği güllerin şehrinde geçirdiğim hiçbir günden pişman değilim. Öyle güzel öyle kıymetli insanlar, anılar, sokaklar tanıdım ki... Fakat keşkeler zindanına düştüm, içimdeki gülü soldurdum. Pişman mıyım? Evet, hem de çok ama belki de böylesi daha iyi olmuştur, kim bilir? Orada tanıdığım en harika dostlarımdan biri “Kader, gayrete âşıktır.” derdi. Dün gördüğüm bir arabanın camında ise “Nasibinde varsa, sen gitmesen de o gelir.” yazıyordu. Akıntı olmak mı, akışına bırakmak mı daha iyi bilmiyorum artık.

Başarısızlık, kabullenemediğim tek şey. Yürek burkan bir hayal kırıklığı ile baş başa kalmak... Bu gece çok mutsuzum. Başımın üstünde kargalar uçuyor. Keder dört bir yanımı sarmış, bulutlar ağlıyor. Yerde boş bir bira şişesi, masada izmaritler... Kadehler beni çağırıyor.

Ben... Keşke normal olsaydım. Keşke normal bir evde, normal bir ailede, normal bir hayatta olsaydım. Normal bir evlat olup normal ailemi gururlandırsaydım. Normal olsaydım belki... Belki başarırdım. Eğer ki şu ruhum olmasaydı; şu gök, şu ağaç, şu dünya, şu ahenkle dans eden sanat ruhuma dokunmasaydı, velev ki hiç dokunmasaydı, ben normal olsaydım, hayatın kurallarına uysaydım, insanları hayal kırıklığına uğratır mıydım? Bu gece bir kez daha öldüm ama yeniden kalkabilecek miyim? Ben bir düş kırıklığı olmasaydım... Keşke normal olsaydım, belki o zaman hayata düşman olmazdım.

Ama sanırım hayatın bana verdiği tüm şansları geri teptim. Şimdi ise bir kutunun içinde çaresizce uyurken bu diyardan göçmeyi bekliyorum. Sanki bir kâbus musallat olmuş yazgıma. Tanrı beni duysaydı, şu evrende toz zerresi kadar bile olmayan dünyada, milyarlarca insan içinde ölmek için yalvaran beni duysaydı, kederimi gözlerimden anlar, sözlerimden, gözyaşlarımdan beni kurtarır mıydı? Yoksa beni yine de ateşin içine atar mıydı?

Ah hayat, vah hayat! Bir türlü geçinemedik seninle, sürekli kavga ettik, birbirimizi incittik. Aslına bakarsan sen daha çok kırdın beni, üzdün, terk ettin karanlığa. Hâlbuki arkadaş olabilirdik seninle, birbirimize zor zamanlarda değil, her zaman destek çıkabilirdik. Fakat sen ikisini de yapmadın hatta çelme bile taktın.

Bu öfkeli ateş, bu dinmez yağmur, hangi günahımın ahını çekiyorum kim bilir.

21 yıl oldu bu gece. Bu kalpsiz dünyada 21 yıl.

Şu anda bunları, Samandağ sahilinde bir şezlongta oturup en sevdiğim şarkıları ve bir yandan da dalgaları dinlerken yazıyorum. Kafamda bir dünya sorun, kalbimde bir dolu karanlıkla savaşıyorum. Hiç umut göremiyor, hayatımın geri kalanını korkuyla bekliyorum. Hayal kurmayı bıraksam da tutkularıma duyduğum arzuları bırakmamıştım ama hayat bunu da elimden almak istiyor. Zihnimin derinliklerinde bir sürü ses beynimi tırmalıyor. Bir kalp ne kadar burkulabilirse bir o kadar kırılıyor sevdiğim her şeyden çaresizce sürülürken ben. Ama denize bakıyorum gün batımında, ve dalgalara. Beni geçmişe götüren o nostaljik deniz ve kum kokusu... İçimi bir hoş ediyor, sanki dertlerim hafifliyor ve ruhum yükseliyor. Gökyüzü mavisinin yavaşça turuncudan kırmızımsılaşması ve denizin ufuklarımdaki tenine karışması ne harikulâde bir ahenk, ne nadide bir sanattır! Huzurlu... Uzun zamandır hissetmediğim o huzur şu anda ayaklarımın ucunda. Bu sefer birlikte olamadık ama yarınlarda kavuşacağız.



Ve bir gün daha gecenin şefkatli uykusuna kavuştu.

Belki hayırlısı budur diye diye en hayırsız yollara düştüm. Her hâlükârda yanımda olan insanları çok üzdüm. Onları sevdiğim kadar kendimi sevmedim. Pişmanlıklarım var artık. Hayatın silvesini tadıyorum şu yaşımda. Çok düşünüyorum son zamanlarda. Şimdi ne yapacağım? Hayatım boyunca gerçekten istemediğim şeyleri yaptım ve hayatımın geri kalanında da yapmaya devam mı edeceğim?

Bu gece bu acımasız hayattaki 21.yılım. Yarın ölebilirim hatta yarını bile göremeyebilirim. Doğmadan önce neydiysem o olabilirim. Ya da yaşayabilirim, belki de biraz daha savaşabilirim. Dünlerden birini önüme koyabilseydim bir daha bugünü görmek ister miydim? Dalsaydım tekrar o rüyaya, uyanmak ister miydim bir daha? Ya da ölseydim dönüp arkama bile bakmadan, yaşamak ister miydim bir daha? Bir yanda hayatı güzel kılan o anlar, öteki yanda da cenazeden hallice yıllar...

Gecenin ikilerinden sesleniyorum ben yıldızlara, duysunlar beni. Duysunlar perestişlerimi, dinlesinler kuyulardan topladığım dilekleri. Duysunlar... Ruhumu, kalbimi okusunlar. Her beyit bir ağıt, her satır bir anıt. Ama sayfalarım ıslak, kelimeler hüzünlü. Ellerim titrek, gözlerim korkak, sözlerimde sağanak. Kederimi değil, kaderimi yazıyormuşum meğer. Bu kirli ellerle sayfa sayfa kahroluşumu anlatıyormuşum. Üzüntümü saklıyormuşum kendimden. Meğer daha yolun başındaymışım.

Gecenin ikilerinde saklanıyorum yalnızlığa. Ay ışığında, yağmurlu bir havada bulurlar gözlerimi.


Çok mutsuzum son günlerde, aylarda, yıllarda. Yarınlarda da mutsuzum, ben hep parçalı bulutluyum. Ağlayamam ama gökyüzüm hep kapalı. Güneş selam verir arada sırada ama çoğunlukla içimde sağanak yağmurlar. Gökkuşağı belirmez yağmurdan sonra. Şu devirde gökkuşağını bile gökyüzünden çaldılar ya, geleceğimizi, hayallerimizi nasıl çalmasınlar. Öyle lanet olasıca bir devirde doğmuşum ki benimle doğan güneşe küfredesi geliyor insanın. Ne vardı da doğdun! Ruhuma bu zinciri neden vurdun?

Gözyaşlarıyla mektuplar yazdım, ağıtlar yaktım. Yalnızlık en sadık yoldaşım. Bir Tanrı inancının noksanlığı ile birlikte ölüm düşüncesi zihnimden çıkmıyor. Her şeyin sonu, hiçlik, yok oluş beni korkutmuyor. Ölümden sonrası, doğumdan öncesi ne ise o. Ama ruh ve önceki hayatlar fikri ilgimi çekiyor. Sonraki hayatımda bir dağın eteğinde açan çok güzel bir çiçek olmak isterim. İnsansızca, bu paraya tapan kör düğümden mümkün olduğunca uzakta yaşamak...

Kurşunu kafamda değil, kâğıtta sevdiğim günden beri 4 sene geçti. “Yakılan Anılar ve Ukte”de dediğim gibi: “Değiştim, değişiyorum, değişeceğim. Sargılar dostum, yaralar hatıra olacak.” sargılar hâlâ dostum fakat anılar yaram oldu.

Bugün 21 yaşıma basmış olabilirim ama içimde ben hâlâ küçük bir çocuğum. Hayatı öğrenmeye başladığımdan beri sadece 6 sene geçti, ne çok bildiysem ne çok bilmediğimi anlamış oldum. Hayatta her geçen gün yeni bir an'ı deneyimlemiş oluyoruz. 8 milyar insanla birlikte aynı günü, aynı hayatı yaşıyoruz. Birimiz yerde, birimiz gökte, işte hayat bu kadar adaletsiz. Öğrendiğim şeylerden biri de hayatın ne kadar kahpe olduğunu anlamak için bu kadar yıl yaşamama gerek olmadığıydı. Hayata ne için geldik? Geldik ama ne için yaşıyoruz? Hayatımız boyunca çalışacak mıyız, insan hayatının anlamı bu mu? İnsanlar, başka insanlara, birbirlerine ve bu kara döngüden kendini tepelere çıkarmış kanı bozuk bir cemiyete, vicdanını terk etmiş, ruhunu Şeytan'a satmış kansız, vefasız birlikteliklere ve bu günahkâr tepeye köle olmak için mi var?

Dedikleri doğruymuş: “Cehennemde kimse yok! Tüm Şeytanlar burada.”




Hayattan tat alamazken sigara içmek damakta berbat bir tat bırakıyor, yaşama hevesimi kaçırıyor. Hayatı mı bıraksam, sigarayı mı?

İyi ki doğdum mu?

Sayonara🌙

Yorumlar