Kiraz Çiçeği'nin Aşkı ve İçimdeki Savaş
Kiraz Çiçeği'nin Aşkı Ve İçimdeki Savaş
Ön yazı
Sonunda, kitabımı kısım kısım paylaşarak yazmamın daha iyi bir fikir olacağı kanısına vardım. İki yıldır üzerine düşündüğüm bu hayal ufak adımlarla gerçekleşebilir. Okuduktan sonra geri dönüşlerinizi dikkate alıyorum. Kısım kısım yayınlayacak olsam da hâlâ değiştirip düzenlemek istediğim pek çok şey var. Kitabın birazdan okuyacağınız hâli ile bütün bölümler paylaşıldıktan sonraki hâli arasında büyük farklar olacağını düşünüyorum. İyi okumalar🌙
Bölüm 1
12 sene önce bugün, 12 Haziran 1992. 12 yaşındaydım. Bir cuma gününün akşamüzerinde hiçbir yerde masmavi denizin hoyrat dalgalarının gökyüzüne dokunma çabalarını seyrediyordum. Şahane bir manzaraya yaraşır bir şekilde her ayın on ikinci gününde güneş batar batmaz ay şafak sökerdi. Güneş bize batarken okyanusun ardındakilere doğardı. Yaşama sırası onlardaydı, geceyi tatma sırası ise bizde. Ve gözlerim kadar dolu bir ay ile karşı karşıyaydım. Tekrar gölge olacak kadar yalnız ve o gölgeye yenilecek kadar fedakâr bir âşık olan dolunayın gözlerimi dolduran hikâyesi, mutlu günlerimiz gibi gözümün önünden geçip beni yolun orta yerinde gözyaşlarına mahsur bırakıyor.
Güneş batıyor. Eve dönme vakti gelmişti. Kuşlar yuvasına, tavşanlar deliğine, insanlar ise ait olduğu yere dönmeliydi. Güneş batarken ay adım adım yükseliyordu. Aydan mı, yoksa, gecenin karanlığından mı korkuyordum? Neticede güneşin yokluğunu karanlıktan biliyorduk.
Her ne kadar ev desem de hiçbir yerdeki sükûneti mumla arıyordum; bu nedenle çoğu vaktimi hiçbir yerde geçiriyordum. Beyaz bir dolunay ufukta yükselirken adım adım bir kabusa yürüyordum. Geceden kaçıp kâbusa sığınıyordum. Gecenin dostum, gündüzün kâbus olacağını kim bilebilirdi ki? İçimdeki kırıklığı anlamlandıramıyordum. Diğer çocuklar gibi gülüp, insanlara neşe saçamıyordum. Onlar parkta top oynar, gülüp ağlarken ben odamın penceresinden gökyüzüne bakıp şiir ve düzyazı yazıyordum. İçimdeki oyuğun kaynağı neydi? Kalbimin olması gereken yerde sanki bir boşluk vardı. Bir hissizlik, oyukluk... Bir ukte vardı yüreğimde. Gözlerimden tut ciğerlerim, sözlerim ve yüreğimin tam orta yerine kadar kök salan bir ukte varmış gibiydi. Hayatta alacaklıydım belki de. Elimden alınan neşenin ve hayattan çalınan renklerin avukatıydım belki de. Ev ait olduğumuz yer ise neden kaçıyordum? Ev diyebileceğim bir yer var mıydı? Huzura giden yol bu beton yığınına mı çıkmalıydı? Yoksa, bu beton yığını bir çıkmaz sokak mıydı? Sözde evimin gökyüzü mavisi duvarları; her odasında dağ evi tarzı ahşap kepenkli pencereleri ve önlerindeki saksılarda kaktüsler; vazolarda orkide ve manolyaları vardı.
Ruhumun en nazik dokunuşlarıyla yeşertmiştim hepsini. Yine de buraya hiç ait hissedemedim kendimi. Bir iki ay önce evin yakınlarında birçok pembe çiçekli ağaçlara rastlarken, artık bir mezarlığın içerisinde yapayalnız olduğumuz hissine kapılıyorum. O çiçeklerin nadiren şahit olduğum solmadan dökülüşü beni içten içe büyülüyor olsa da o dökülüşler ölümün aniliğinin bir vurgusuydu. Hafif bir yaz sıcağıyla birlikte esen tatlı bir meltem, odamdaki pencerenin kepenklerine astığım zilleri çaldırıyordu. Odam evin batı cephesinde olduğundan gün batımlarına tanıklık edebilmem pek talihli, fakat öte yandan gün doğumlarına da yabancı olduğum anlamına geliyordu. Evin karanfil ve güllerle çevrili tek penceresi benimkiydi, ötekilerse çöl kadar ıssız ve yürek daraltıcıydı. Çiçeklere beslediğim sevginin kaynağı bilinmez fakat fedakârlık olarak adlandırılır. Bir çiçek filizlenir, büyür ve açar; güzel görüntüsü körlere, güzel kokusu koku körlerine yararsızdır. Fakat yine de sever ya insan, çünkü vicdanı vardır. Bahçesindeki bir çiçeği sulamadan edemez insan. Ablam da o insanlardan biriydi. Bahçedeki çiçeklere her gün o nazik ezgileriyle, yazdığım şiirleri yarım yamalak okuyarak sevgi beslerdi. Babamın okuma ve yazma yeteneğini annemin karnında alan ben, alfabeyi 3 yaşında, okumayı ise 5 yaşında çözmüştüm. Fakat ablam doğuştan disleksiydi. Ablam Elif, aramızda yalnızca 5 yaş olmasına rağmen benden oldukça olgun ve kültürlü biriydi. Okulların kapanmasından bu yana erkek arkadaşıyla daha fazla buluşma fırsatı olduğundan evde pek durmaz, aile gezilerine ziyadesiyle seyrek katılırdı. Babam özgür ruhluluğunu bize de aktarmıştı belli ki. Öte yandan babamın bu sessiz, sükûnetli ve düşünceli genlerini sadece ben almıştım. Babam gibi bir yazar olmak istiyordum. Yazmaya başladığında ablamla aynı yaşta olan babam, 25 yılda yüzlerce blog ve onlarca kitap yayınladı, ancak 35 yaşında kayda değer bir ün sahibi olabildi. Buna rağmen babam, yazılarını okumamızı yasaklamıştı. Bazen annemi oturma odasında babamın kitaplarından birini okurken ağlıyor hâlde buluyordum. Ne kadar merak etsem, okumak için yanıp tutuşsam da annemin ağlamaktan morarmış göz altları ve babamın yorgunluktan düşen şakakları bana her şeyi anlatıyordu. Bazen sözler nafiledir. Gözleriniz çoktan her şeyi anlattı bana. İşte ben buyum: insanları gözlerinden kitap okur gibi okuyabilen biri. Annemin gözyaşları mutluluk ile hüzün arasında gidip geliyordu. Babamın yorgunluğu yazmaktan değil, yaşamaktandı. O kitaplarda yazan her ne ise babamın okumamızı istememesinin bir sebebi olmalıydı. Annemin ağlayışını gören babam, annemin acısını anında yatıştırdı. O gözyaşlarına ölümü gösteren şey babamın yürekleri sıcacık eden gülüşüydü. Babamın gamzesi olduğunu hiç fark etmememin yanı sıra o gülüşte büyük bir hikâye saklıydı. Emektar ve orta yaşlı bir babanın verdiği hayat mücadelesini gözlerinde saklayamayışı gözüme ilişti. Birbirini bulmuş iki hayal ürününün aşkı, adeta bu murdar dünyanın sahte ve yalanla kirlenmiş insanlarına baş kaldıran romantik bir nağme gibiydi. Babam bize ve anneme karşı son derece şefkatli ve sevgi doluydu. Bizi sevgiyle yeşertmiş, terbiyesinden ödün vermeyen güzel evlatlar yetiştirmişti. 5 yaşımdan bu yana babam pek yüreği ferahlamış görünürdü. Bize özenle bakmak için yıllarca o özgür ve sanatçı ruhundan feragat etmişti belli ki. Yine de ruhumuzu dinlendirmek için istisnasız her pazar sabahı arabayla ailece vakit geçirir, bir oraya bir buraya gezerdik. Gittiğimiz yerler daima deniz veya göl kenarında olurdu. Ben bulutları resim defterime çizerken, nadiren de olsa aramıza katılan ablam gün boyu yüzerdi. Bazen ablamın önceki hayatında balık olduğunu düşünüyorum. Oldukça iyi bir yüzücü olan ablam eve pek çok madalya getirmişti. Yüzme kursunda geçirdiği 2 yıldan sonra epey yol kat etti. Öte yandan annem ve babam nereye gidersek gidelim kenarda sarılarak otururken bizi izlerlerdi. Babamın bizi izlerken şahit olduğum yüz ifadesini hiç unutamam. O ihtiyar bir biricik eşine bir de bize bakıp gülümsüyordu. Babamın gözlerindeki parıltı, yağmurlu bir gecedeki sokak lambalarından daha çok ıslanıyordu. Fakat bu şahit olduğum mutluluk gözyaşlarıydı. Ağlıyordu ama mutluydu. Bu dünyada koca bir adamın gözyaşlarından daha değerli ne olabilir ki? Babam ona baktığımı anlar anlamaz kendine çeki düzen verdi, yine o sert ve kalıplı görünüşünü aldı.
Bölüm 2 Hiçbir yer
İki yaşımdan bu yana hayatımda yer bulan altın sarısı, gür ve berrak tüyleriyle yürüyen bir güneşi andıran, beraber büyüdüğümüz can dostum, köpeğim Laika, bana sayısız maceralarımda eşlik etti. Ama artık Laika da geçen bunca yıldan sonra enikonu yaşlanmış ve topallamadan yürüyemez hâle gelmişti. Günün çoğunu uyuyarak geçiren bu tüylü ihtiyarla birkaç sene evvel kumsalın ötesindeki koruda define avına çıkardık. Oraya “Cennet Bahçesi” derlerdi. Sadece pembe çiçekli ağaçlarla dolup taşan bu koru, mayıs ayının ilk günlerinde olağanüstü bir güzellikle insanlara görsel şölen yaşatıp, son günlerinde ise gösterişli bir ayrılıkla solmadan dökülerek ölümün kaçınılmazlığını çağrıştırıyordu. Mayısın ortalarına doğru Laika ile son maceramızda gerçek bir hazine bulmuştuk. Korunun derinlerinde, parmaklıklar gibi peş peşe dizili ağaçların arasından girdiğimde sağı ve solu, arasında aralık bırakmayan ağaçlarla kapalıyken birkaç metre karşımda bir uçurum kenarının harikulade manzarası gözlerimi büyülüyordu. Bulması neredeyse imkânsız olan bu yere “Hiçbir yer” adını verdim. Kuş gözlemlemek ve doğa fotoğrafları çekmek için harikulade bir ortamdı. Sokak lambaları birer birer yolumuza ışığını bahşederken eve dönme vaktimizin geldiğini anlıyorduk.
Eve girer girmez karşılaştığım ilk şey annemin her zamanki gibi babamın kitabını okurken gözyaşlarını tutamayışı oldu. Annem pek duygusal ve neşeli bir insandır. Duygusallığımı annemden, hislerimi babamdan almış olsam gerek. Ölü bir karınca dahi görsem kalbimi tutamaz ağlarım. Annem “Canın sıkıldıkça kalbin yoruldukça göğsün daraldıkça mutsuz olduğunu anlarsın. Ağlarsan rahatlarsın.” derdi. Sahiden, ağlasam geçer miydi? Ben ağlarsam insanların kiri silinip gider miydi? Ağlarsam küsler barışır ve savaşlar sonlanır mıydı? Hayır, dünya yine aynı murdarlığıyla dönmeye devam ederdi. Fakat yine de ağladım. Hıçkırıklarımın esiri olup yastığımı sırılsıklam bıraktım o gece. Sahiden rahatladım. Ağladığım için bu dünyaya göre zayıf mıydım? Sadece, bu dünyanın kirden arınmasını ve gaddarlığın yok olmasını istediğim için hatalı mıydım?
Sesi olan konuşuyor, gürültüye tahammül edemeyenler susuyorken bu dünya yalandan ve korkudan geçilmiyor. Aklı olan okuyor. Hakikati kitaplar anlatıyor. Bir manzaraya kaç farklı açıdan bakarsanız manzara o kadar güzelleşirmiş. Bu yüzden, doluca bir kitaplığım var. Her kitap ayrı bir derya, ayrı bir hikâye, ayrı bir pencere. Her şeye rağmen seviyordum yaşamayı. Her gece rüyama giren biri var. Uyandığımda küt küt çarparken odamda sesi yankılanan kalbim ve içime sığdıramadığım hislerim, bana sevgiyi, merhameti, fedakârlığı ve aşkı öğretmişti. Annem ile babam da tanışmadan önce rüyalarında birbirlerini görürlermiş. Bir kütüphanede tanışmış, söylediklerine göre hiç kavga etmemiş hatta tartışmamışlar. Babam henüz berenarı şöhretli bir yazar değilken anneme şiirler hatta kitaplar dahi yazmış. Ablamın söylediğine göre annem hâlâ onları saklıyormuş.
Devam edecek...
Elveda.




basarilarinin devamini dilerim yolun acik olsun 💖🫡
YanıtlaSil