Maske
In the river of life, we were two hearts but one soul. May the universe find your heart be mine in the end of the time.
Even though we were the last two leaves of a daisy, even if you say "love", can I say that I do not love you while you look at me and smile as if you are looking to the sun?
Yad ettim son günlerde aşkla bakan gözlerini. Dinledim kalbinin en derin sözlerini ama duyamadım ne seni ne de kendimi.
Aklımı kurcalayan, canımı sıkan onca şeyin arasında yaşayıp gidiyorum. Bazen hayatın durmak bilmez koşusuna yetişemesem de bir bitiş çizgisi telaşımı dindiriyor.
Çocukluk rüyalarımı hissediyorum. Doğa elimden tutup güneşin doğuşunu gösterirmiş gibi.
Yaprakların dökülüşüne, çiçeklerin açışına, günün batışına, yıldızların parlayışına, hafif bir rüzgârın eserken ruhunuza dokunuşuna şahit oldunuz mu hiç? Sanki doğadaki her şey ait olduğu, yapabileceği en huzurlu şeyi yapıyormuş gibi. Sanki ait olduğun yerde huzur saçıyormuşsun gibi. Biraz da huzurlu olduğun yere aitleşiyormuşsun gibi. Ait olmasan da mutluysan dünyadaki diğer her şeyin önemi orada unutuluyormuş gibi. Doğadan öğreneceğimiz ne çok şey var.
Dünyayı saran gece ve gündüz... Hiçbir zaman iki yüzü de bir olmadı. İçimizde de bir dünya var. Ama kimsenin gecesini göremeyiz. Başını yastığa koyduğunda ne düşündüğünü bilemeyiz. Kimsenin ne zaman geceyi ya da gündüzü yaşadığını bilemeyiz. Belki bulutlar güneşi örtüyordur belki de dolunayı güneş sanmışızdır. Yüzümüzdeki maskelere benzemiyor mu? Bazen iç ısıtıcı bir gülüş derin bir üzüntüyü saklayabilir. Bir maskeye bürünürsün, bir rol oynarsın daima. Yüzünü göstermeye korkarsın. Dışlanmaktan, yalnız kalmaktan korkarak yaşayamazsın. Dön bir bak o maskenin ardındaki gözyaşlarına, kırıldığın her yerden çiçekler açacaksın. Dön bir bak kendine, ve sev. Öyle sev ki o benliğin herkesten özel olsun. Öfkenden değil, sevginden doğup yeşereceksin.
Özgürlük, hiç özgür olmayan bir sözcük. Ruhen özgür olsam da dünyada yalnızca boyunduruklu bir bedeviyim.
Özgürlük yalnızca bir illüzyon. Ruhunun zincirlerini kırmadıkça hürlük sadece başka bir pranga.
Özgürlük diyoruz; ulaşımsal, finansal, zamansal, davranışsal, ruhsal... Ama hep bir şeylere boyun eğiyoruz.
Çalışıyoruz, zamanımızı, ömrümüzden bir parçayı satıyoruz. Bir evin maliyeti aslında rakamlar değil, geri döndüremeyeceğin yıllar oluyor. Sonucunda barınma özgürlüğüne sahip oluyorsun fakat bununla birlikte içini doldurman gereken bir evin, ödemen gereken faturaların oluyor. Belki de ev değil araba almak istersin, yakıtına boyun eğiyorsun bu sefer de. Daima özgürlüğünün bir parçası eksik kalıyor. Her ödül bir bedel ile geliyor. Ama aşk neydi? Aşk fedakârlıktı. Aşk ya da sevgi... Ömrünü adadığın bu konfor alanı nesiller boyu var olacak. Zamanla tuğla tuğla bir hayat inşa ediyoruz. O yıllarını verdiğin evde bir aile kursan, bir iki fırıldak çocuk yetiştirsen, çocuklarının sahip olmak için yıllarını satması gerekmeyen bir özgürlük sunarsın. Bencil ve aciz olan insanoğlunun mutlu olmak için fedakârlıktan daha masum bir yolu var mı?
Ve bir kader daha ellerimden kayıp geçmişin merhametine kavuştu. Aslında elimden kaymadı, onu ben bıraktım. Tutmamayı seçtim, belki korktum belki çekindim o bilinmezliğe adım atmaktan. Cesaretim yoktu bu baş döndüren sonsuz ihtimallerin oyununa.
Bir korkak oldum ben, yeniden sevmeye, yeniden gülmeye yüreği olmayan bir korkak...
Bir gün yeniden... Yeniden doğsun, aşsın güneş ardında sonsuz ufuklar saklayan tepeleri. Aşsın, o ufukların arasından yükselip yeniden umutla taşsın.
Ay ışığında yaşayan bir gölge gibi saklanıyorum. Yıldızlara imrenerek yaşıyorum.
Sayonara🌙




Yorumlar
Yorum Gönder