Zihnimin Çığlıkları III
Zihnimin Oyunları III
Oyunlar çığlıklara döndü, bu sahte dünyanın gerçek yüzünü gördüğüm andan beri içimde cereyanlı yangınlar yanar. Bu kor alevden aldığım öfkeyle haykırdım yalancı bahtın, yanan bir hayatın yüzüne.
Zihnimin Oyunları serisi koyu bir okyanus gibi derinlere indikçe karanlığa sarılır. Gerçekler, gece gibi, karanlık yükseldiğinde duyulmaya başlar. Dünya sustuğunda her zaman kafamın içindeki melekler ve şeytanlar konuşmaya başlar. Bu nedenle zihnimin yankıları ve kalbimin dalgaları gece vakti huzura ve durgunluğa kapılır. Güneşin, ışığıyla yıldızları kaçırması gibi. Bu yüzden geceyi seviyorum; olanı ve gerçeği apaçık gösterdiği için. Bu durgun zihnin oyunları bitmek ve susmak bilmedikçe ve bu kuru kalp atmaya devam ettikçe hakikati aramaya devam edeceğim.
İyinin olduğu yerde kötü, kötünün olduğu yerde iyi vardır. İyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi belirsiz ve şüpheli kavramlarla yarattıkları algı ve ahlâk elbet bir gün kendi içinde çökecektir. Fakat o zamana değin bu kurallar kanı, vicdanı bozuk veya bozulmaya eğilimi olan mahlukları yatıştırmak için vardır, en azından insan doğruları görene kadar.
“Korku, bütün duyguların kâbusudur.” demiştim. Çünkü dünya korku ile dönüyor. Sustuklarımız, söyleyemediklerimiz, anlaşılamadıklarımız hep bu yüzden. Kurallar, ceza korkusu olmadan var olamazlar. Toplumlar, korkuyla uyutulmadan ayakta duramazlar. Korkuyu anlamak lazım biraz. Korkmak, uzaklaşmaktır biraz. Sınır koymaktır, zarar görmekten ve zarar vermekten uzak tutmaktır. Ama onun da bir dengesi vardır, korkarak yaşayamaz insan. Özgürlüğümüzden pay alırlar ki onlara dokunmayalım. İrademize sınır koyarlar ki onlara dokunmayalım. Onlar ne mi? Yoksa, kim mi? Onlar insanlar, bazen ise duygular, bazen de kararlar. Kendimizi istemediğimiz bir durumda bulmamamız, onların bizi istemediği bir konumda bulunmamamız için koydukları kuralların cezasına duyduğumuz korkular... Bir sürü kural dizisine verdiğimiz ad ise -ahlâk-. Bu kurallardan korkmalı mıyız? Yoksa, onları benimseyip doğruya en yakın şekilde mi yaşamalıyız? Doğru nedir ki bu noktada? Kuralları koyanların çıkarları doğrultusunda mı, yoksa insan denen canlının özgürlüğünün en az zararlı olacağı raddede örülen bir duvar mı? Zarar nedir peki? Kötü nedir? Yanlış nedir? Doğduğumuz andan itibaren bizlere dayatılan ahlâk kuralları yok sayıldığında oldukça materyalist ve ben-merkezci bir yaşam tarzı geliyor aklıma nedense.
Kötünün ve yanlışın temelinde hırsızlık olduğunu biliyoruz. Peki ya seçeneği kalmayan insanlar..? Fakir birinin çocukları için bir parça ekmek çalması yanlış mıdır? Ona sorarsanız çocuklarının kaderi için en doğrusunu yaptı. Ama yine de hırsızlık. Peki ya bir parça ekmek değil de bir yıl yetecek kadar erzak çalsaydı? Anlaşılan kötülüğün de tonları var. Sadece kırmızı ve yeşil olarak bakmamak, ara tonları da görmek gerekiyor. Sonuçta ikisi de aynı renge varsa da. Bu noktada iyi ve kötüyü değil, doğru ve yanlışı suçlamak gerekiyor. Doğru ve yanlış görecelidir. Öznel ve nesnelden ziyade, algısal ve ahlâki doğru ve yanlışlardan söz ediyorum. İnsanı iyi ve kötü yapan bizim ahlâki penceremizden yansıyan ışık mıdır? Yoksa, aynada göremediğimiz kusurlar mı? Bencil bir yaradılışa sahip olan insanoğlu fedakârlığı dahi kendi bencilliğinden iyi ve güzel kabul etti. Fedakâr olmayana da kötü denildi. Ancak bu çıkarcı düzenin çarkına en uyum sağlayabilenler mutlu olabiliyor. Mutlu olduğunuz sürece doğru ve yanlışın da önemi solup gidiyor.
Kör bir güne uyanmanın yükünü hissediyorum artık. Hiçkimse yarın öleceğini bilerek kalkmaz yatağından. Bu kör günlerin korkusu sebepsizce yüreğimin derinliklerinde beliriyor. Yargıç'a güvensizliğimden mi, yoksa sokakların pisliğinden mi? Ancak asıl pislikler, bizi buna sürükleyenler... Vebali kalır da çıkar âhı umarım.
Ben ahlâksız mıyım? Sen ahlâklı mısın?
Sayonara🌙




Yorumlar
Yorum Gönder