Güz Acıları

Dökülen yapraklar gibiydi sevgimiz.

Gözyaşlarımdan hayat bulan bir ağacın güz vakti ayrılık kokan yaprakları kadar ömrümüz.

Zaman ayrılık zamanı. Kırılgan yapraklara ve beyaz papatyalara veda etmek gerek. Bahçemi lavinyalar ve kaktüslerle süsledim. Tüm kokuları içimden sildim. Koruyamadım... Sıcacık rüzgârları, umutlu bulutları, öpücük dolu mektupları ve en önemlisi dostlarımı koruyamadım. Ne kendimi ne o güzel yaz günlerini ne de ruhumu koruyabildim.

Ağaçların neden yaprak verdiğini hiç düşündünüz mü? Kahrını zindana pençelemek için. Ağaçlar: Gözümüzün çiçeği, Dünya'nın umudu, sevginin meyvesidir. Ağaçlar her ne kadar güzel olsa da bir o kadarda yalnızdırlar. Yıllarca evrenin mutlak aşkına kavuşamayan Ağaçlar, yalnızlığın çaresini dost bulmakta ararlar. Her yaprak bir dosttur onların dünyasında. Bahar gelir; kavuşturur, hasret giderir ve gölgenle sevdirirsin. Akşamüstü uğultuların, serin bir rüzgârda gün batımını anımsatıyor. Ağaçlar; meyvesiyle çiçeğiyle gölgesiyle güneşiyle rengiyle neşesiyle naifliğiyle sevgisiyle güzelleştiriyor hayatı. Sonbahar, Ağaçların özlemek vaktidir. Güz acılarına tutulan, dostlarından kopan, yalnızlığa kapanan ağaçlar, büyük bir hasretle baharı düşler her yağmurda. Zaman özlemek zamanı. Dostlarına kavuşmayı bekleyenlerin dallarından keder damlıyor. Lütfen zaman, şimdi durma! Kavuştur beni dostumun kollarına. Takatim yok bu güzün acılarına...

Zaman ayrılık zamanı. Tüm dostlar uçup gidiyor, boş bir gölge ve yalnızlık yağmurları bırakıyor gerisinde. Kadehim yudum yudum eksiliyor, sarhoş günler bırakıyor geride. Mayhoş şarabın nefis tadı damağımda salkım veriyor. Boynumdan yüreğime doğru uzanan bir his buram buram kök salıyor içimde. Yeri doldurulamayan noksan bir parça var içimde. Birer birer eksiliyor sakiler. Yârenler eksildikçe kadehler artıyor. Kadehlerle birlikte ebedî sükûnetim ölümü çağrıştırıyor.

Kara bulutlar aldı Ay ışığının yerini. Soğuk bir rüzgâr altında ceketimi astım kiraz ağacına. Islak gözlerle yağmuru bekledim. Ağladığım anlaşılmasın diye güz acılarının altında çimlere uzandım. Gökyüzünü izledim, uğultular işittim.

Bir bahar akşamı, çiçeklerinin kokusunu yüreğimde hissediyorum. İçimdeki çiçekler kıpır kıpır süzülürken tüm kahrım, kederim gözlerimden akıp gidiyor, terk ediyor düşlerimi.

Kollarıyla yıldızları kovalamaktan vazgeçmiyorlar.

Gün geçiyor, güneş ağarıyor.

Anıtımı okuyorum, okudukça hatırlıyorum.

Bir kalemimi öteki yazmıyor. Savaşıyorum, düşmanım kendim. Bazen yalnızlığın kollarında huzur buluyorum, bazen ise o kollar beni boğmaya çalışıyor gibi hissediyorum.

Yerin ve göğün sonsuza dek kavuşamayacak olması gibi; sen benim Beyaz Papatyam, bana yasaksın sen.

Damarlarımda akan yalnızlık, kalbimi körelttikçe eskiden umut dolu olan bu şehir okyanuslar altında kaldı. Hiçlik ve hissizlik beni ele geçirdi. Fakat artık bunun sebebini anladım. Bu hissizliğim, hiçbir şey hissedemeyecek kadar güçlü olduğumdandı.


Avucumda hissettiğim şey, ruh mu?

Yorumlar