Alacakaranlık
Uzun zaman sonra tekrar geldin rüyama. Hâlâ heyecanla atıyor kalbim uyandığımda. Senden çoktan vazgeçmişken bile geliyorsun geceleri hâlâ yanıma. Kuruyan kalbimde hiç umut kalmadığını sen de biliyorsun. Taş kadar katı, cam kadar kırık, su kadar şeffaf... İsterdim seninle rüyaların dışına çıkabilmek, çok isterdim seni şu yalandan çekip alabilmek. Zihnimin derinliklerinden kaçıp güneşe saklanabilmek... Belki de sonsuza kadar içinde beraber yaşayıp ölmek... Düşlerim cennet seninleyken. Yaşamak zulüm sensizken. Ama anlasana, uyandığımda bir yalana heyecanla atan kalbim, kandırılmayı kaldıramıyor artık. O tatlı rüyadan bir keder zindanına uyanmak ne cani bir zulüm ne büyük ıstırap...
Yıllar yıllar eskisi, anı kalsın diye çekilen bir fotoğrafa bakınca içinde oluşan o buruk, o kırık kalp olur ya! O güzel günlere dalıp bugüne geri dönmek istemezsin ya! Hani en sevdiğin dizinin son bölümünü izledikten sonra oluşan o buruk his var ya! Ya da yıllarca gitmediğin bir yere bu defa tek başına gidersin ya! Hani bir enkaza ev dersin ya... İçimdeki bu tarif edilemez burukluk, katlanmış ve kırılmışlık var ya, kalbimi çok yoruyor. O yalancı heyecan, hayata bir anlığına büyük bir arzuyla bağlanmak ve sonrasında bütün hayallerinin karşına geçip alay edercesine yıkılması gibi acımasız ve bir o kadar da iç burkucu. Bu hissi anlatabilecek güzel bir şarkı biliyorum: “St. Francis“. Bazen kelimelerin gücü yetersiz kalır, o zamanlarda müzik, ruha dokunmanın ne harikulâde bir yoludur. Sözler ve sesler de bazen yetersiz kalır ve o zaman resimler döker içimizi. Notalar, kâğıtlar ve boyalar... Doğanın huzur veren esinlikleriyle birlikte, kahrolmuşluğun, yarım kalmış ve yarıda bırakılmışlığın en ahenkli şarkılarından biridir benim gözümde.
Burası artık daha huzurlu ve daha sanatsal bir sokak olacak gibi hissediyorum.
Yaşam ve ölüm arasında bir durak gibi geceler.
Rüyalar ne acayip ve ne muazzam şeyler değil mi? Çocukluğumdan beri gelecekte birebir aynı senaryoda kendimi bulduğum ve haftalar hatta aylar öncesinde gördüğüm rüyalar oldu. Olduğum yer, zaman, o anda baktığım yer hatta yanımdaki insanlara kadar birebir aynı ama aylar öncesinde gördüğüm bir rüyada bunu yaşamıştım. Rüyalarla ilgili en net anım, depremden tam bir hafta önce rüyamda deprem olduğunu, kendi çocukluğumu karanlık bir köşede korku ve gözyaşları içinde gördükten sonra gece saat 4.17'de uyanıp rüyada deprem görmenin ne anlama geldiğine bakmamdır. O an geldiğinde gözyaşlarımı içime akıttım. 20 gün sonra dayanamadım, ağladım. O gecenin yarası hâlâ ilk günkü kadar sızlıyor içimde. Ne acım azaldı ne ben güçlendim ne de alışabildim. Hissizleştim, kalbimin büyük bir payını gömdüm. Bir kısmını denize attım. Geri kalanını da çöpe attım. Bu kalp kırılmaktan başka neye yaradı? Her kırıldığında parçaları içimi kanattı. Bu gece sizi buraya üzmek için çağırmadım, üzgünüm. Yıllar önce de dediğim gibi ben sadece hissettiklerimi yazıyorum. En son bir rüyada yaşam doluydum. Aslında, ben uzun süredir yaşamıyorum. Mutlu olmak ile hayattan keyif almak arasında ince bir perde vardır. Bende ise koca bir duvar. Kaybettiğim her şeyden sonra elimde kalanlarla mutluyum, her şeyini kaybeden birini gerçekten mutlu göremezsiniz. Belki de ben de fark etmeden bu maskeli balonun bir parçası oldum. Artık sadece ölüme yakınken yaşadığımı hissediyorum. Ne ikoniktir ki insana yaşadığını hissettiren tek şey de ölümün kendisi. Ne yazıktır ki unutturmaz kendini.
Çok depresifleştik sanki, değil mi? Bir süre tüm bunlardan uzaklaşmam, içip içip sarhoş olmam, her gün kendime hatırlattığım ve yapmam gereken şeyleri bir günlüğüne de olsa unutmam gerekiyor belki de. Tüm bu hayatın alacakaranlığından kaçıp bir günlüğüne de olsa doğan güneşle birlikte gülümsemek istiyorum. Nerede o haykıra haykıra güldüğüm günler? Bulutların arkasında saklanıyorlar artık.
Gün batımında buluşsak ya...
Daha aydın günlere koşsak ya...
Sayonara🌙




Yorumlar
Yorum Gönder