Last Lament

Gözlerimi kapattım ve zihnimin oyunlarının beni ele geçirmesine izin verdim. Hislerimle baş başa kaldığım bu anda biraz da karanlığın daima benimle kalmasını istedim.

Kırmızı Akça ağacı yaprağı olduğumu ve gaddar bir rüzgârın beni hırpaladığını, kökümü sarıp sarmaladığını gördüm. Güz ayları hep ayrılık kokar nedense. Benim hikâyemde özgürlük ile ölüm farksızdı. Damarlarım kuruyup sertleşiyordu.Veda şarkılarımı mırıldanıyor, rüzgârın beni sürükleyip göklere kavuşturmasını bekliyordum. Gün geçtikçe bedenim sararıyor, eski yumuşaklığımı kaybediyordum. Gördüğüm onca insan, işittiğim onca aşk mektubu, gezip görülen onca güzellik... İnsan olmak; kış gelip çattığında dahi solup gitmeden yaşama, hayallere, kardeşlere tutunmak kırmızı Akça ağacı yaprağı olan bana hayalden başka bir şey değildi.

Ama hâlen insan olmanın
inceliklerini, gizemini, sırlarını ve zorluklarını merak etmiyor değilim.
Belki bu dünyada benim gibi hisseden insanlar dahi vardır. Şu mevsimlik ömrüm gün doğumlarını, gün batımlarını, bülbüllerin nağmelerini, dolunaylı geceleri beklemekle geçti. Solup giden gülümsemem, meltemlerin merhametiyle yeniden yeşeriyordu. Ya sararıp ölecektim ya da rüzgârların gazabı beni umudum olan mavilere kavuşturacaktı. Yaşamıma umut bağlayan bir nehir beni bu günlere getirmişti. Ne vardı ki güzel mi güzel bir Manolya olsaydım, dört mevsim güzel kalsaydım... Belki de Manolya dahi olsaydım umut dolu gökyüzü bana Açelya olurdu.

Franz Kafka'dan sevgiler;
“Beklerim seni ben. Bir daha bulabilme ümidi ile beklerim ben. Mezarıma geleceğini bilsem hiç düşünmeden ölürüm ben.”

İltifatlara layık görülen yazılarım, kurşunu hislerimden olan kalemimle çizdiğim hayal dünyamdan ibaret. İltifatlar sözlere değil; hissettiklerime ediliyor.
Hislerim, hissettiklerim, duygularım, zihnimdeki yankılarım, sanrılarım, sancılarım, yaralarım, ak saçlarım, kanıma karışan mürekkep ve hayatsızca atan kalbim... Hepsi kanadımdan kopan tüyüme mürekkep. Mürekkebim aktıkça karardıkça bedenimi yaktıkça Ay'a ve geceye tutuldum.

İç dünyamın her duvarında adın yazsın isterdim.

Çiçek açarken sonbahar, kış getirmişim sıcacık ellerine. Zaman ayrılık zamanı. Sonbahar gelirken bu şehirde, tüm yapraklar dökülür sevgimle birlikte. Sonbaharda güneşim olan, yüreğime baharı getiren, sevmeyi öğreten sen; süzülen yapraklar gibi rüzgâra sarılıp uçtun, gittin nağmelerimden. Belki bir gün bahar geri gelir ama unutamayız ki sen bahar değilsin.

Sen berhudar, ben meyus... Her şey yolunda.

Terk ettin rüyalarım, umutlarımı.
Geceme sessizliği, kapıma yalnızlığı bırakıp terk ettin, yakıp gittin bütün ümidimi. Sana bıraktım o gece kanatlarımı. Ya uçup gidecektin ya da severek dönecektin.
Tutamam ellerini. Tutamam sevgini. Tutamam seni. Gittikçe güzelleşiyorsun, benden koptukça gülümsüyorsun. Nereye gidersen oraya güzelliğini bağışlıyorsun, bana yasak o gülüşün biliyorsun.

Azade oldun.
Gökyüzüne dokundun.
Bulutlara dost oldun.
Şeyda oldum.
Gecede kayboldum.
Umutsuzluğumda boğuldum.
Ama çekip kurtarmadın,sadece dönüp kurbanının öldüğünden emin oldun ve gittin.

Kül oldu her aşk. Kül oldu her yara. Kül oldu her bulut.

Soyut bir Dünya'nın Tanrısıyım.
Bu amansız, merhametsiz dünyaya ait değilim. Bu dünya saf kötülük ile kirlenmiş. Katledilen onca insan, hayvan, bitki; hayal, umut, duygu... Canlıların doğası acı ve yalnızlık üzerine kurulu iken nasıl bu dünyaya ait olabilirim ki? İnsanlar, hayatta kalmak için birbirlerini ezip yaralar iken; hayvanlar hayatta kalmak için birbirlerini parçalayıp dururken nasıl... Nasıl bu dünyaya ait olabilirim ki? Canlılar hayata sıkıca tutunmak için bütün acımasızlığını göze vurur iken nasıl bu dünyaya ait olabilirim? İnsanlar her geçen gün taşıdığı yükü bırakacağı ve huzura kavuşacağı günü usulca bekliyor. Canlı olmak, günahlar dağını sırtlayıp yola devam etmekten ibaret mi? Bu dağlardan dolayı insanlar savaşmıyor mu zaten? Koca Dünya'yı paylaşamayan da türümüzü devam ettirmek uğruna savaşan da bizler değil miyiz? Canlı olmak savaş, acı, acımasızlık, güç arzusu, hayatta kalma içgüdüsü ve zevk uğruna işlenen günahlardan ibaret mi? Öyleyse neden içimde hissettiğim tek şey sevgi? Ölüme yaklaştıkça hayatı daha iyi anlıyorum. Ölüm meleği kapıyı aralarken yeni bir kapı açıyorum kendime, tamamen soyut bir dünya. Ne savaşın ne de acının kalem aldığı, tamamıyla sevgi ve merhametin olduğu hayali bir dünya yarattım kendime. Zihnimde yankılanan şeytanın sesini bastıran huzur verici piyano melodileri işitirken önümde bir kapı beliriyor. Sonuna kadar açık olan kapının içerisinde masmavi gökyüzü, pembe bulutlar ve eski dostum beni karşılıyor. Dış dünya ile bağımın kopmadığını, elimi kanatan bağı kendi isteğimle bıraktığımı anlıyorum. Bedenim burada olsa da ruhum hayalinin tadını çıkarıyor. Cansız, bedensiz olmak harikulade. Ne üzüntü ne hasret; hiçbir duygu kirletemez ruhumu. Canlı olmak berbat, belki de can en büyük günahtır.
Belki de cansızlıkla ödüllendirilmek için tutunuyoruz bu acıya.

Zangetsu'dan sevgiler;
“Kader bir tekerlekse, biz çarkların arasında ezilen kum taneleriyiz.
Dünya dönüyor ve seferinde güneş ile ayın dokunuşuna uğruyor.
Hayır sadece dönmüyor... Dünya her zaman yeni bir şeye doğru değişiyor.
Değişmeyen bir şey varsa, o da benim güçsüzlüğüm.
Ellerimizi uzatarak koruyamasak bile, o ellerin kavrayabileceği bir kılıç arzu ediyoruz.
Kader bir tekrar mı yoksa ileri doğru uzayan bir çizgi mi? Eğer bir daireyse, onu kırmalı mıyız yoksa kendimizi kaderimize mi teslim etmeliyiz?”

Yorumlar